FELSEFE ve DİNİN BAĞDAŞABİLİRLİĞİ ÜZERİNE

ahlak bilgisi, din, din kültürü, din nedir, dini çıkarımlar, felsefe, felsefe dinle, felsefe nedir, felsefe tanımı, felsefe ve din, felsefenin din ile ilişkisi

Felsefenin dinle asla bağdaşamayacağı yaygın bir kanaattir. Bu durumun da felsefe ve dinin varlık ve gerçekler karşısındaki tavırlarının taban tabana zıt olmalarından dolayı olduğu iddia edilir durur. Bu yanıltıcı problem aslında felsefe ve dine verilen farklı farklı anlamlardan veya kavram kargaşasına yol açan belirsizliklerden dolayıdır. Din  İslam, felsefe de Sokrat merkezli eski Yunan çizgisindeki felsefi anlayış olarak alındığında; felsefe ve dinin birbiriyle bağdaşmakta olduğu bununla da kalmayıp felsefenin nihayetinde din eksenine bağlı kalınarak yapılabileceği görülmektedir.
         Felsefe ve din arasında bağdaşma gibi bir iddianın açıklığa kavuşması için öncelikle zihnimizdeki kavramları netleştirmemiz gerekmektedir. Felsefe için genel geçer bir tanım verme zahmetine girmeden, onu ilk ortaya çıktığı varsayılan eski Yunan’daki anlamıyla ele alacak olursak o hakikatı arama uğraşısının ismidir. Yunanca ‘philosophia’ kelimesinden gelen felsefe  ‘phileo’ ve ‘sophia’ kelimelerinin birleştirilmesinden oluşturulmuştur. ‘philia’ sevgi, peşinden koşma; ‘sophia’ ise bilgelik demektir. Dolayısıyla ‘philosphia’ bilgelik aşkı, hakikat arayışı gibi anlamlara gelir.Buradaki bilgi kuru bilgi değil yaşamın anlamına dair olan bilgidir. Felsefenin konusu temelde bütün bir varlığın anlamına ilişkindir ve bununla ilşkilendirilebilecek her türlü konu felsefenin kapsamına girmektedir. Felsefenin en temel soruları; “Ben kimim? Etrafımdaki bu varlığın anlamı nedir? Nasıl var oldum ve ölümle beraber yok olacak mıyım?” şeklinde özetlenebilir. Filozof  bu temel sorular ve onunla bağlantılı olan yan soruların cevaplarına ulaşmak için inanılmaz bir şevk ve istek sahibi olan kişidir. Önemi haiz bir diğer nokta da şudur ki; filozof bu hakikat arayışı esnasında oldukça müteyakkız ve dikkatlidir. Zira doğru yerine yanlışla, gerçek yerine sahte ile karşılaşabilir. Onun doğruyu yanlıştan ayırmaya yarayacak mühim bir aleti vardır ki o da akıldır. Aklın kullanım şekli de önemlidir felsefede. Aklın en derin kullanımına sahne olmuştur felsefe tarihi. Bir filozof için; ele aldığı şeyin hakikat olup olmadığının anlaşılması aklın hiçbir şüpheye yer vermeyecek şekilde onu tasdikiyle mümkündür. İşte bu tasdik sürecinde aklın en derin, en dakik kullanımı söz konusu olur. Şüphe götüren şeyler, eğer varsa şüphelenilemeyecek olanlardan en ince bir mizanla ayıklanır. Sonuçta şüphenin içine giremediği şeyler hakikat olarak kabul edilir. Ne var ki bu süreç sonunda  geriye hiçbir şey kalmama ihtimali de vardır.Yani hakikat zannedilen şeyin hakikatten fersah fersah uzak olduğu da ortaya çıkabilir.


         Evet doğruluğundan yüzde yüz emin olunmuş şeyler hakikattir. Ve ancak onlar bir daha terk edilmemek üzere kabul edilir. Onun dışında elde edilen her türlü fikir ve kanaat her zaman elden bırakılmaya açık bir özelliktedir. Kısaca filozof, aklın eleştiri süzgecinden geçirmediği bir şeyi kabullenemez, sorgulanmayan dogmatik kabullere dayalı bir hayat yaşayamaz. O yüzden Sokrat, “Sorgulanmamış bir hayat yaşanmaya değer değildir.”  der. Sokrat, bilgeliğe  ulaşma arzusunun insanın içinde uyanması için; insanların peşin hükümlerle kabul ettikleri dogmatik kabullerini ve önyargılarını akıl süzgecinden geçirip hiçbirşey bilmediklerinin farkına varmalarının gerekli olduğunu söyler. Bu yüzden o, çoğu vaktini toplumun içinde geçirerek, bugün ‘sokratik metod’ adını verdiğimiz yöntemiyle insanları farkında olmadıkları cahillikleriyle yüzyüze getirmiştir. Bu metod bize; hakikatin anlaşılmasında, doğrunun yanlıştan ayırtedilmesinde aklın merkezi bir yeri olduğunu  göstermektedir. Sokrat’ın tarzını anlama açısından üzerinde duracak olursak, sokratik metod; muhatabın bir konu hakkındaki iddiasının her zaman çelişki veya olgulara ters düşen bir yanlışa yol açtığını göstererek iddianın çürütülmesinden ibarettir. Böylelikle muhatap savunduğu saçmalığın farkına varacak, onu redderek hakikatin önüdeki bir engelden kurtulmuş olacaktır. Sokrat’ın Lakhes ile cesaretin ne olduğunu tartıştıkları diyalog sokratik metodu anlama açısından güzel bir örnektir. Sokrat ilk olarak Lakhes’e cesaretin ne olduğunu sorar. Bu cevaben de Lakhes yerinden ayrılmayıp düşmanla savaşan adamın cesur olduğunu söyler. Sokrat düşmanla kaçarken de hücüm ederken de dövüşen İskitler’i örnek göstererek cesur insanların sadece yerinden ayrılmadan savaşanlara münhasır kalamayacağını söyleyince Lakhes hatasını anlar ve bu tanımı sadece Yunan ağır piyadelerini düşünerek verdiğini ifade eder. Bunun üzerine Sokrat tekrar asıl soruya döner; savaşçılardan yoksulluk ve siyasi oyunlara karşı cesaret gösterenlere, onlardan denizin tehlikelerine göğüs geren insanlara kadar herkesi nazara alarak cesaretin ne olduğunu söylemesini ister Lakhes’ten. Lakhes cesareti “ruh dayanıklılığı” olarak tanımlar. Bu sefer de Sokrat, “Her çeşit dayanıklılığı cesaret sayacağını sanmıyorum.” diyerek Lakhes’e çılgınlıkla birlikte olan bir dayanıklılığın kötü ve zaralı olup olmadığını sorar. Lakhes’ten “Öyledir.” cevabı gelince Sokrat hemen sözü gediğine koyar ve der ki: “Zararlı ve kötü bir şeye güzel diyemeyeceğine göre, cesaret de güzel olduğu için bu tür bir dayanıklılığa cesaret diyemeyeceksin.” Bu meyanda, Lakhes “Haklısın.” diyerek başta verdiği cesaret tanımından vazgeçmek zorunda kalır. Diyalog Lakhes’in başka şekillerde cesareti tanımlamaya çalışması ve Sokrat’ın da onun tanımlarını eleştirmesiyle sürüp gider.


         Yine de Sokrat’ın bütün bunları hak ve hakikat ortaya çıksın diye yaptığını unutmamak lazım. Zaten filozof (philosophos) hakikati bulduktan sonra bilge (sophos) oluyordu ki,asıl amaç o bilgeliğe ulaşmak yani ‘sophos’ olmaktı. Evet, Sokrat bir hakperest idi, bilgelik aşığı idi.Cahillerle uğraştığı gibi, hak ve hakikat yolunu kapayan sahte felsefecilerle de az uğraşmadı. Hayatı boyunca; sırf insanları kandırmak, belli çıkarlar doğrultusunda hareket ettirmek için akıl oyunlarıyla onları ikna etmeye çalışan sofistlerle savaştı. Sofistler, hak ve hakikat anlayışından uzak, mutlak doğruların olmadığını, herşeyin izafi olduğunu iddia eden; bu yüzden de bugün demogoji dediğimiz ince akıl oyunları ve yanıltmayı amaç edinen düşünce teknikleriyle  muhatabı ikna edip sırf tartışmada üstün çıkmak için aklını kullanma usulünü benimsemiş bir gruptu. Kendini hakikatin ortaya çıkmasına adamış bir filozof elbette böyle davranamazdı, bununla beraber onların karşısında da yer alması gerekirdi. Sokrat da böyle yaptı ve ömrünü böyleleriyle mücadele ederek geçirdi.
         Gördüğümüz üzere  doğruluk kaygısı taşıyan ve akılcı bir eleştiri yöntemi benimseyen felsefe bu iki ana özelliğiyle zıtlaşan herhangi bir disiplin veya uğraş ile elbette bağdaşamayacaktır. Ne enteresandır ki, din de felsefenin bu iki ana prensibine taban abana zıt kabüller içeren bir disiplin olarak algılanagelmiştir. Din denince ekseriyetle akla, gerçeklik kaygısı taşımaktan ziyade insanların acizlik ve zayıflık gibi en temel duygularını tatmin etmek için oluşturulan, dogmatik karakterde, çoğu zaman da çelişkiler veya akil muhaller içeren sistemler gelmektedir. Zira dinde inancın bir akıl işi olmadığı anlayışının bulunduğu sanılır. İnanılan şeyde bir makuliyet veya tutarlılık aranmaz. Zaten “Saçma olduğu için inanıyorum.”sözü boşuna söylenmiş bir söz değildir. Böylelikle din, aklın sorgulayamayacağı dogmalardan oluşan ve akılla içine girilemeyecek bir sistem olarak anlaşılmış olur. Evet, böyle bir din anlayışı hakikaten felsefi düşünüş veya yaklaşımla paralellik kurulması mümkün olmayan bir yapıdadır.
         Bu noktadan sonra şu soruyu sormak gerekiyor: Acaba İslam dininin hakikat karşısındaki tavrı ve iç yapısı da  yukarıda bahsi geçen, akılla içine nüfuz edilemeyen türden bir din anlayışında olduğu gibi midir? Bu soruya en güzel cevabı İslam’ın kutsal kitabı Kur’an’dan  çıkartmaktayız. Kur’an kendisini hak ve batılı ayıran bir kitap, yani “Furkan” olarak tanıtır. İslam, insanların sadece vicdani boşluklarını doldurmak üzere gönderilmiş bir din olarak gösterilemez. O kendini, insanı nihai gerçekle tanıştıracak hak bir din olarak tanıtır, doğrusu tek hak din olarak...Ve bahsi geçen bu yargılar insanlara  dogmatikçe empoze edilmez. Kur’an, insanların kendi akıllarını kullanarak bunu anlamalarını ve tasdik etmelerini ister. Bu yüzden “Hiç akıl erdirmez misiniz” ifadesi Kur’an’da çok sık geçmektedir. Kur’an’ın muhatabından istediği tavrı şu ayetten çıkarabilmekteyiz:  “ Onlara (müşriklere) : ‘ Allah’ın indirdiğine tabi olun !’ denildiği zaman : ‘Hayır, (biz ) atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye tabi oluruz.’ dediler. Ya ataları hiçbirşeye akıl erdirmeyen ve hidayete ermeyen kimseler idiyseler!Yine de onlara mı tabi olacaklar?”Kur’an bu ayetle bizzat araştırıp incelemeden, akli gerekçeleri hesaba katmadan bir kimseye uymanın veya peşinden gitmenin yanlış bir tutum olduğunu ima ediyor. Bediüzzaman Hazretleri de bu ayeti tefsir bağlamında şunları söylemektedir: “Biz Kur’an şakirtleri olan müslümanlar, bürhana (delile) tabi oluyoruz. Akıl ve fikir ve kalbimizle hakaik-i imaniyeye giriyoruz. Başka dinlerin bazı efradları gibi, ruhbanları taklid için bürhanı bırakmıyoruz.”Kur’an’ın muhatabına yaklaşım metodolojisiyle yukarıda bahsi geçen sokratik metod arasında şaşılacak derecede benzerlikler vardır. Daha en baştan inancın giriş kapısı olan, kelime-i tevhidin gramer yapısı incelendiğinde; öncelikle muhatabın kafasında yer etmiş yanlış inançlarını temizleyip sonra hakikati gösterir bir nitelikte olduğu görülmektedir. Kelime-i tevhiddeki “La ilahe” kısmı; gerek put gerek sebeb gerek başka cinsten olsun bu mümkün ve görünen alemde yaratıcılık veya ilahlık iddia edebilecek hiç bir şey yoktur, anlamına gelir. Şu ve benzeri ayetler görünen alemden bir şeyi ilah edinmenin saçmalığına işaret eder: “Halbuki göklerde ve yerde, Allah’tan başka tanrılar bulunsaydı oraların nizamı bozulurdu.” Kur’an, İslam dininin esaslarının kabulü için aklın inceden inceye kullanımında o kadar ısrarlıdır ki; hiçbir şüpheye yer vermeyecek şekilde bir kabul ister. Bunun için de kainatın şahitliği altında kendisinin mucizeliğini, yani mutlak bir ilahtan başka onu meydana getirmeye kimsenin gücü yetmeyeceğini birkaç yerde ifade eder. Örnek olarak şu ayeti verebiliriz: “Ve eğer kulumuza indirdiğimiz Kur’an’dan şüphe içindeyseniz haydi onun benzerlerinden bir sure getirin. Eğer iddianızda doğru kimseler iseniz Allah’tan başka şahitlarinizi (yardımcılarınızı) da çağırın.”


         İslam sıradan bir din değildir. Sahteleri bir tarafa, kendini gerçek din olarak tanıtmaktadır. Bunun da anlaşılması ancak muhatabının aklını çalıştırmasıyla olacaktır. İslam’da dogmatizm yoktur. İslam’daki inanç akideleri ve hükümler sebebsiz kabul edilen dogmatik bir karakterde değildir, tam tersine makuldür ve onların tasdiki aklen zorunludur. Bu noktanın iyi anlaşılması bir sistem olarak İslam’a nasıl yaklaştığımıza bağlıdır. İslam dinin kaynağı ve şekillendiricisi Kuran-ı Kerim ve Hz. Muhammed’in sünnetidir. (S.A.V.) Aklın inceden inceye çalıştırılması herşeyden önce bu iki kaynağın doğruluğunun tasdiki noktasında olmalıdır. “Kur’an beyan ettiği gibi Yaratıcı’nın kelamı mıdır? Hz. Muhammed, Allah’ın elçisi midir?” sorularına Kur’anın mucizeliği, Hz. Muhammed’in hayat serencamesi, kainatın gerek Kuran gerek peygamberin mesajıyla olan uyumu ve o mesaja şahitliği de nazara alınarak yapılan inceden inceye bir tahkik süreciyle cevap aranır. Bu iki kaynağın hakkaniyeti sabit olduktan sonra getirdikleri her haber inceleme zarureti taşımadan kabul edilir. Çünkü haberler direkt veya indirekt olarak hakkında yalanın, cehlin ve benzeri herhangi bir zaafın muhal olduğu bir zattan gelmektedir. Mesela Kur’anın neredeyse üçte birini tutan ölümden sonra diriliş ve hesab olacağını bildiren “ahiret haberi”nin doğruluğuna sadece Kuran’da ifade edilmesi yeter bir delildir. Çünkü bu haber aklen doğruluğu tasdik edilmiş bir kaynakta (yani Kuran’da) bulunmaktadır. Ama bu, “ahiret haberinin” tasdikine kainattan hareketle ulaşılamayacağı anlamına gelmez. Her ne kadar İbn-i Sina dahil müslüman filozof ve kelamcılar bu tasdike kainat içerisinden ulaşamamış ise de Bediüzzaman Hazretleri ahiretin varlığını şu konumuyla önümüzde hazır olan kainatın gerektirdiğini Haşir risalesi isimli eserinde ispatladığını söylemektedir. Her halükarda, iman hakikatlarının kainat okunarak  ve incelenerek anlamlandırılmasına Kuran’da bir teşvik vardır. Evet, bazı iman akideleri kainattan çıkarılamıyor gibi görünseler de Kuran ve sünnet kaynaklı oldukları için tasdikleri aklen zorunludur. Her ne kadar kainattan hareketle ispatlanamıyor gibi görünseler de kainat vasıtasıla hepsinin makul olduğu anlaşılabilir. Çünkü İslam’ın hiçbir akidesi çelişki veya akli saçmalıklar içermez. Aklın anlayamayacağı şeylerin bulunması ne bir çelişkiye yol açar ne de akli bir saçalama halidir. Mesela Allah’ın mutlakiyetini veya sonsuzluğunu tam manasıyla idrak edemememiz O’nun varlığının mutlak oluşunu tasdik etmek için bir engel değildir. Onun mutlakiyetini kabul etmek hiçbir çelişkiye yol açmamakla beraber, hem Kur’anın hem de kainatın işaretiyle zorunludur. Amel hükümleri için de durum pek farklı değildir. Kur’an’ın muamelata veya amele dair herbir hükmü makuldür, hikmet yüklüdür, fakat akıl tek başına bunu keşfedemeyebilir. Zira o hükmü koyan zat Hakim-i Mutlak’tır (Mutlak hikmet sahibi, her işini hikmetle yapan).Gerekçe veya deliller yaratıcının Hakim-i Mutlak olup olmadığını anlamak için kullanılır. Yoksa ondan bağımsız olarak koyduğu hükümlerin mahiyetini ve abesiyetini tartmak için değil. Çünkü biz keşfedemesek de o hükmün mutlaka manidar bir sebebe,yani hikmete mebni olduğu kesindir.Onu koyan zat her işini hikmetle yapandır. Peygamber Efendimizin sinek hadisi buna verilebilecek en güzel misallerden biridir. O, sineğin yarı vücudu yemek kabının içine girmiş birine, o yemeği yemek isterse sineği tamamen kabın içine batırıp attıktan sonra yemesi gerektiğini söyler. Bu tavsiye ilk bakışta oldukça gayr-ı makul gelse de mühim bir hikmeti ancak çağımızda idrak edilebilmiştir. Mikroskopun keşfinden sonra anlaşılmıştır ki, sineğin bir kanadında mikrop diğer kanadında da mikrobu sterilize edebilecek ilaç var. İki kanat suya beraber girerse ancak birbirlerini nötrleyebilirler.Aksi halde suyu içenin zehirlenme ihtimali olur.

         Bu şekilde anlaşılan felsefe ve din arasında tam anlamıyla bir uyuşmadan bahsetmek elzem olmaktadır. Evet, İslam; filozofların bulmak için çırpındıkları, hayatın anlamın dair en derin hakikatin ta kendisinde olduğu iddiasındadır. Hakikat sevdalısı bir filozofa düşen görev, İslam’ın bu büyük davasını tahlil ve eğer bu dava doğruysa onu tasdik etmektir.Nitekim tarihte bunun sayısız örneğine rastlamak mümkündür.Varlığın en derin anlamına ilişkin problem İslam’ın sayesinde aşılmış ve hayatın bu çerçevedeki alt sırlarına doğru yeni bir arama ve inceleme ameliyesiyle felsefi tutum devam ettirilmiştir. Böylelikle ismi “hikmet” olan bir uğraş ortaya çıkmıştır. Yani hayatın her türlü sırrını anlamaya çalışan,ama bunu vahyin rehberliğinde akli bir tutumla yapan uğraş.
            Sonuç itibarıyle, bulanık veya değişik anlayışlar sonucu birbiriyle zıtlaşan felsefe ve din; hakikat arayıcılığı ve hak din olan İslam olarak net birer tanıma kavuşturulduğunda birbiriyle bağdaştıkları görülmektedir. Felsefe İslam ile karşılaşıp onu tasdik ettiğinde başıboş bir arama çabasından temeli aydınlanmış bir arama uğraşına dönüşmektedir ki bu da hikmetin ta kendisidir.








Yorum Gönder

0 Yorumlar