İSTANBUL DA ULAŞIM TARİHİ #1

istanbul, istanbul trafik, istanbul trafik çilesi, istanbul ulaşım, istanbul ulaşım tarihi, istanbulda ulaşım, tarihi, ulaşım

İstanbul yüzlerce yıllık tarihinde dünyanın en önemli kentlerinden biri olmuş hep, bir imparatorluklar başkenti olmuş.  İstanbul’un tarihi bir çekim merkezi olma özelliği İstanbul’un gündelik hayatına da yansımış. İstanbul, tarihinin hemen her döneminde, dünyanın en kalabalık şehirlerinden biri olarak kalmış.  Bu kalabalık, şehrin güvenlik, iaşe, ulaşım problemlerini de beraberinde getirmiş.



Bu şehrin özel şartları dolayısıyla tarihin her devrinde İstanbul’a hakim olanlar İstanbul’un yönetimini ülkenin geri kalanının yönetiminden ayrı düşünmüş, ayrı tutmuşlar.

 Gelin bu meselelerin en önemlilerinden birine, “Eski İstanbul’da ulaşım nasıldı?” sorusuna cevap arayalım. Mesele mühim ve uzun. Bu nedenle işe deniz ulaşımından bahsetmekle başlayalım: Ne de olsa İstanbul’da kent içi ulaşım deniz ulaşımı ile başlamıştı.

  

Eski İstanbul’da Deniz Ulaşımı


İstanbul nihayetinde bir deniz kenti. Bu coğrafi özellik İstanbul ulaşımında tarihten bugüne denize ve deniz taşımacılığının ağırlık kazanmasına neden olmuş.

 İstanbul, Boğaziçi ve benzersiz bir doğal liman olan Haliç kenarında kurulmuş bir kent olarak deniz ulaşımı için son derece elverişli bir konuma sahip idi.

Kentin bu konumu, daha Bizans Devrinde, burayı yabancılar ve bunların denizlerdeki ticari faaliyetleri için de cazip bir yer haline getirdi. Burada, bilhassa Galata ve civarında koloniler kurmuş olan Venedik ve Cenevizliler denizcilikte zamanlarının ilerisinde idiler. Bunlar, deniz taşımacılığını ticari kâra dönüştürme yetenekleri ile asırlarca doğu-batı ticaretinde hakim bir konumda kaldılar.



İstanbul’un Fatih Sultan Mehmet tarafından fethi sonrasında İstanbul’da deniz ulaşımı ve taşımacılığı önemini artırdı. Osmanlılar kısa sürede denizcilikte rakiplerinin önüne geçmeyi başardılar.

 Osmanlı denizciliği yalnızca büyük denizci kahramanlar yetiştirmedi. Osmanlı tersaneleri ve burada çalışan mühendis ve ustalar zamanlarının en yetkin deniz araçlarını inşa ediyorlardı.

Ancak Avrupa’daki bilimsel-teknolojik devrim ve buharlı gemiler görüntüyü tersine çevirdi. Türk suları giderek yabancı gemilerin ve gemicilerin iş sahası haline geldi. Bu durum 19. yüzyılla yeniden değişmeye başlayacak, I. Dünya Savaşı ve özellikle de cumhuriyet devrinde kabotaj hakkının elde edilmesiyle tamamen lehimize dönecekti.


 Kent İçi Ulaşım 

Deniz ulaşımı sadece ticari bir faaliyet değildi. Kent içi ulaşımı eski İstanbul’da bugünkünden de önemli bir sorundu.

Osmanlı toplum hiyerarşisi kendisini deniz taşımacılığında da gösteriyordu. İstanbul sularını saltanat kayıkları, filikalar, tebdil kayıkları, saz kayıkları, mavnalar, Pazar kayıkları süslüyordu.

İstanbul halkının denizaşırı Boğaziçi köylerine, mesirelerine, adalara gitmesi yelkenliler yahut kürekli teknelerle mümkün olabiliyordu.

Bu köylerde yaşayanların İstanbul’a gelebilmeleri için Pazar Kayıkları vardı. Boğaziçi köylerinin o köydeki varlıklı kimselerce yaptırılan, hayır amaçlı olarak tıpkı cami, çeşme, imaret gibi halkın hizmetine vakfedilen pazar kayıkları, Boğaziçi halkının İstanbul’a geliş-gidişinde mühim işlev görürdü. Bu kayıklar sabahları köylüleri İstanbul’a götürür; akşama kadar iş ve alışverişlerini bitiren köylüler aynı kayıkla köylerine geri dönerlerdi. Pazar kayıklarının her biri kırka yakın yolcu alırdı.



Deniz ulaşımının başlıca emekçileri kürekçilerdi. Bunlar titizlikle seçilirdi. Bunların bir kethüdası olur, mesleği hakkıyla yerine getiremeyeceklerin kayıkçı-kürekçi esnafı arasına girmesinin önü alınırdı.

Deniz taşıtları da boy boy, çeşit çeşitti. Yakın iskeleler arasında piyade, pereme, kayık gibi kürekle yürütülen küçük deniz taşıtları kullanılıyordu. Uzak iskeleler arası ulaşımda ise en çok yelkenli mavnalar kullanılırdı.

Buharlı gemilerin icadından sonra deniz taşımacılığının görünümü de değişti. Bunlar öncelikle ticaret gemileri olarak kullanıldılar. Posta, yolcu taşıma gibi işlevleri de zamanla bu yeni tip gemiler üstlendiler.


 Şirket-i Hayriye ve Sonrası 

1851’de Şirket-i Hayriye’nin kuruluşu İstanbul deniz ulaşımında bir dönüm noktası oldu. İngiltere’de yaptırdığı altı vapurla 1854’de Boğaziçi yolcu seferlerine başlayan Şirket-i Hayriye’nin ilk seferi Üsküdar’a idi. Anadolu Yakasının bu önemli semti bundan böyle İstanbul’a hiç olmadığı kadar yakındı.

Bu dönemde irili ufaklı başka deniz ulaşımı şirketleri de kurulmuştu. 1878’de bu şirketlerin çalışma sistemleri düzenlenerek İdare-i Mahsusa kuruldu. 9 Eylül 1910’da kurum Osmanlı Seyr-i Sefain İdaresi adını aldı.

Cumhuriyet döneminde bu kurumun adı önce Türkiye Seyr-i Sefain İdaresi’ne, sonra Devlet Denizyolları İşletmesi’ne dönüştü. 1945’te Şirket-i Hayriye varlıklarını bu kuruma bırakarak tarihe karıştı.

Şirket-i Hayriye tarihe karışsa da belleklerde bıraktığı derin izler hiç silinmedi. Beli başlı vapurlar ve onların şiir gibi adları hiç unutulmadı: Suhulet, Sahilbend, İşgüzar, Bebek, Göksu, Sultaniye, Hale, Seyyale…



İskeleler


 Eski İstanbul’da ulaşımın ağırlıkla denizden sağlanması bu şehri adeta bir “iskeleler kenti”ne dönüştürmüştü.



Yazar Eser Tutel II. Mahmud`un saltanatının ilk yıllarındaki bir Bostancıbaşı sicilinden, Boğaz`da şu iskelelerin bulunduğu bilgisini vermektedir:
Karaköy`den Boğaz`a doğru Sirke, Debbağhane, Kireç Kapısı, Salıpazarı, Fındıklı, Hamal İskelesi, Kabataş, Hayreddin Paşa, Beşiktaş, Ortaköy, Kuruçeşme,Galata Balıkpazarı, Karaköy Kapısı, Mumhane, Eğri Kapı, Galata su ve şarap iskeleleri, Tarabya, Yukarı Mahalle, Hamam,Tophane, Tophane Kebir İskelesi, Çavuşbaşı,  Kuyumcubaşı, Arnavut karyesi (köyü), Dereağzı, III. Ahmed İskelesi (Bebek), Kayalar (R. Hisarı), Mirgünoğlu (Emirgan), Çarşı, Ekmekçi, Yeniköy, Simitçi, Köybaşı (Kalender yakını), Köprübaşı, ve Mesarburnu (Sarıyer) iskeleleri. Anadolu   Kavağı`ndan aşağıya doğru Çarşı, Hünkar İskelesi, Beykoz, Kanlıca, Bahai Körfezi, Kandilli, Çengel karyesi (köyü), Havuz İskelesi, Beylerbeyi, Kuzguncuk, Üsküdar Büyük İskelesi, Balaban, Salacak ve Haydarpaşa. Ayrıca, iki kıyıda da "aralık iskelesi" denen çok sayıda küçük iskeleler vardı ki, bunlara su iskelesi, salhane (mezbaha) iskelesi gibi özel amaçlı olanları da eklemek gerekir.

 Bu listeyi eski İstanbul’un bugüne kıyas kabul etmez küçüklüğünü dikkate alarak düşünürseniz bu şehrin hakikaten iskeleler şehri sıfatını hak ettiğini görürsünüz.



Bu iskeleler İstanbul yaşamının ve kültürünün en önemli unsurlarından idiler. İstanbul’u denizden kuşatan bu şirin iskelelerde hanımlar için ayrı bekleme salonları bulunurdu. Bu salonlar o zamanın şartlarında soba ile ısıtılırlardı.


Yorum Gönder

0 Yorumlar