ÜLKENİN DOĞUSU VE BATISI ARASINDAKİ UÇURUM

enerji, enerji politikası, Rüzgar, Rüzgar Enerjisi, rüzgar gülü, rüzgar santrali, euro, avro

Ülkemizin coğrafi şartları neticesinde doğumuz, daha çok kapalı toplumlara yakın olduğundan kapalı bir bölge, batımızı Avrupa’yla sınır komşusu olduğundan açık bir bölge olarak düşünebiliriz. Doğumuzun yer itibariyle konumundan ziyade büyük dağlarla çevrili olması, devamlı kar görmesi, doğumuzun kapalı bir bölge olmasında etkili sebepler arasındadır. Batı, doğumuza göre daha az dağlıktır ve daha az kar alır. Batımız dört mevsimi bir günde yaşayabilirken, doğumuz sadece kış mevsimiyle bir yılı geçirmektedir. Doğumuz, trafiğe elverişli, yol yapılmaya müsait değildir; aksine batımız daha fazla düzlüğe sahip olduğundan trafik hızlı bir şekilde akar.




Doğumuz ve batımız arasındaki coğrafi şartların toplumu etkilediği muhakkaktır. Doğunun kapalı bir bölge olması insan ilişkilerinden tutun da ticaretine kadar her şeyi etkisi altına almıştır. Kendi çevrelerinde kız alıp vermeler, toprağın akrabalar dışında başka birisine gitmemesini istemek, ağanın başını çektiği bir düzen, hep doğuya özgü özelliklerdir. Doğunun ticari boyutu da ülkeyi kapalı bir topluma itmektedir. Dağlık olması, müteşebbisleri doğuda fabrika kurmaktan alıkoymaktadır. Aynı zamanda doğunun batıya uzak oluşu da müteşebbisleri, doğuya yatırım yapmaktan caydırmaktadır. Çünkü ülkemizin ihracatının büyük bir bölümünün Avrupa’ya yapıldığı düşünülürse, Avrupa’ya mal ihraç eden fabrika sahiplerinin doğuda fabrika kurup da masraflarını artırması beklenemez. 

İşletmenin her zaman malını ihraç edeceği ülkeye yakın olması tavsiye edilir. Mesela Suriye’ye mal ihraç eden bir işletmenin Aydın’a veya İstanbul’a kurulması masrafların artmasına yol açar ve işletmenin gelişmesini engeller. Şirketin Hatay veya yakınlarına kurulması en mantıklı seçenektir.
Sadece ticaret ve insan ilişkileri değil doğuyu kapalı bir bölge olmaya iten. Terör belası, eğitim, sağlık hizmetlerinin yetersiz kalışı, okul eksikliği, ulaşım problemi de doğunun batımızdan farklarını ortaya koyan sebepler arasına girebilir. Bunların içinden en tesirli olanı terördür. Çünkü geniş kapsamlı bakılırsa terör diğer sebepleri etkileyen bir üst başlıktır. Doğuya atanan öğretmenimiz, doktorumuz terör belası sebebiyle doğudan kaçıp batıya sığınıyor, batıda çalışıyor. Bazıları terörle karşı karşıya kaldıktan sonra doğudan ayrılıyor, bazıları doğuya gitmeyi reddediyor ilk baştan. Benim bilgisayar öğretmeni bir arkadaşım doğuya atanmıştı. Ancak iki hafta sabredebildi, çünkü anlattığına göre teröristler arkadaşımın bindiği otobüsün yolunu kesmişler ve arama yapmışlar. Bu olaydan sonra çocuk Aydın’a döndü. Şimdi Kuşadası’nda çalışıyor. Terörle karşılaşan insanların psikolojisini bir düşünün! Her an yok olma tehlikesiyle karşı karşıyasınız. Bizim askerlerimizden de kim bilir kaç tane deliren, akli dengesini yitiren oldu. Kolay değil arkadaşlar, hiç de kolay değil. Allah askerlerimize güç, onların ailelerine sabır versin.




Devlet doğuya yatırım yapsın diyoruz ama devlet terörle uğraşmaktan yatırım yapmıyor ya da yapamıyor. GAP ile bir nebze de olsa işsizlik azaltılacak, doğu kalkınacak. Temel problem terör. Terörü bitirmeden doğunun tam anlamıyla kalkınması olanaksız. Bu terör belası da Kürtler ayrı bir devlet kuruncaya kadar bitmeyecek gibi gözüküyor maalesef. Çünkü yerdekiler -yani PKK sözcüleri- ya federe devlet ya da ayrı bir devlet istiyorlar. Günümüze bakılırsa gidişat hiç de iyi değil.
Bol çocuklu bir aile yapısı da doğuyu çok bilinmeyenli bir denklem haline getiriyor. Her çocuk başına devlet -iyi bir şey yapıyorlarmış gibi- para veriyor. Doğuda iş sahası açamayan ya da açmayan devlet, insanlara çocuk yardımı adı altında para vererek hem işsizleri artırıyor hem de PKK pisliğinin ekmeğine yağ sürüyor.

PKK, bu kapalı bölgeden güç ve destek alıyor. Bu kapalı bölge onların işine geliyor. Çünkü buraların refah seviyesi yükselirse, ideallerinin biteceğinden korkuyorlar. Terör bu geri kalmışlıkla besleniyor. Bu yüzden gelişmesini istemiyorlar, bu yüzden korku salıyorlar. İnsanları vatanını düşünemez hale getirdiler. Artık “VATAN SAĞOLSUN” naraları atmıyor millet. Kaç senedir terör belasını bitiremeyen devlete “Vatan sağolsun” diyemiyor millet. Gına geldi artık şehit vermekten, göz göre göre askerlerimizin ölmesinden. Milletin sabrı taştı. Yaşlı bir bayan ne demişti: “Vatan sağolmasın.” Artık devletin de bir şey yaptığı yok. Doğu sanki kendi haline bırakılmış. Seçilmiş veya atanmışlarımız aynen şu tanıma uyuyor:




Bizim batı bölgesine küçük Avrupa denilebilir. Ne her gün şehit veren ne de dağlık olan bir bölge. Büyük şehirler dışında ulaşım sorunu yok. Yollar kardan dolayı kapanmıyor günlerce. Sağlık, eğitim hizmetlerinden herkes istifade edebiliyor. Kadın hakları burada ön plana çıkıyor: özgür, kendi ayakları üstünde yürüyebilen, cesur bayanlar batıdaki bayan tarifini oluşturuyor. Sınırlar Avrupa’ya yakın ve etrafı Ege, Akdeniz ve Marmara denizi ile çevrili olduğundan ticaretin akışı hızlı bir şekilde sağlanıyor (ben burada Karadeniz’i almadım, çünkü Karadeniz bölgesinde öyle çok büyük bir şehir yok. Karadeniz daha çok, doğu kadar olmasa da doğuyu andırıyor).




Batı ile doğu insanı arasında ifade özgürlüğünden tutun da insan muamelesi göstermeye kadar büyük farklar var. Özellikle bayanlar üzerinde tezahür eden bu farklar erkek egemenliğinin hüküm sürdüğü alanda da belli ediyor kendini. Doğuda hakkını arama fırsatı verilmeyen ve ağzı sürekli kapalı tutulan kadın, batıya geldiğinde anlıyor ifade ve ekonomik özgürlüğünü, insan olmayı. Paragraf olumlu gidiyor ama, olumsuz kısımları da var. Şöyle ki:
Boşanma sayısının çığ gibi büyümesinden anlıyoruz ki özgürlük peşinde koşan batı kadınları aile kurumunu yıpratıyor. Gün görmüş, özgür olmak isteyen, ekonomik özgürlüğünü eline alan kadınların bu tutumu hoş görülebilecek bir tutum değildir ve hiç de tasvip edilemez. Avrupa’daki genç nüfus azlığının aile kurumunun sağlam olmamasından kaynaklandığını hepimiz biliyoruz. Yıllardır genç nüfus oranlarından şikayet edip duruyorlar. Bunu bertaraf etmek için çocuk başına prim veriyorlar ki insanları çocuk sahibi olmaya teşvik etsinler. Ayrıntılı düşünürsek yaşlı nüfusun fazlalığı demek güç işlerde çalışacak kişilerin azlığı ve verim yetersizliği demektir. 60 yaşındaki bir kişiden yeterli verim alamazsınız. Hem genç nüfus azlığından dolayı değil midir ki emekli yaşının fazla olması? Ben buna yoruyorum. Tamam, çalışmayı seven insanlardan çok var Avrupa’da. Ama insanın da verimli olabileceği yaş sınırı var. Bir de nüfusları az. Nüfusları az olduğundan çalışacak kişi bulmakta güçlük çekiyor olabilirler. Mesela Norveç bizden 15 Şubat 2008’de 100.000 işçi istemişti. Evet 100.000 işçi. Keyfinden istemiyor gençlerimizi. Kendi içinde olsa elbette kendi vatandaşlarını işe alır. Türkiye’den babasının hayrına işçi istemiyor ya! Avrupa’daki bu kısır döngüyü Türkiye genç nüfus potansiyeliyle karşılayacak gibi gözüküyor.

Aile konusuna geri dönelim. Batımızın özgür kadın profilini toplumda infiale meydan verecek ve aileyi yozlaştıracak şekilde çiziyorsak, bu hiç de tasvip edilecek bir durum değildir benim açımdan. Aile, toplumun temel taşıdır ve toplumu idame ettirecek olan aile çocuklarıdır. Çocuk yoksa, o toplum yok olmaya mahkumdur. Bu yüzden ben evliliği ve ekonomik durumu hali vaktinde olanların çocuk sahibi olmasını savunuyorum. Yine de kimse çocuk yapmak zorunda değildir. Bu, kişilerin kendi isteğiyle olur ve de çocuğa heves etmekle. Kişiler çocuk yaparken toplumun idame etmesi gereğini düşünmezler, sadece iki tarafın verdiği bir karardır bu. Oysa bu karar, toplumun idamesi fikrine kendiliğinden hizmet eder.

Ekonomik şartları iyi olan bir aile geleceğe umut taşıyacak çocuklar yetiştirebilir. Bu da sağlıklı bir toplum açısından gereklidir. Bununla birlikte birey toplum içinde var olduğundan o toplumu oluşturan insanların da sağlıklı olması lazımdır. Ancak istisnalar kaideyi bozmaz: Yokluktan yetişen ve yoktan var eden ve toplumu değiştirebilme kabiliyetine sahip olan Atatürk gibi yüce insanlar, milyarda bir gelir.

Batılı kadınların özgürlük anlayışı “evlenmeyerek istediği kişiyle yaşamak” ise, ben doğulu kadınları batılı kadınlara tercih ederim. Çünkü onlar bir aile kuruyorlar ve aile kurumunun devamını sağlıyorlar. Her ne kadar 10-15 çocuk yapmalarını tasvip etmesem de aile kurumu açısından onları daha değerli buluyorum.




Batılı kadınlar özgürlüğü Avrupalı kadınların anladıkları gibi anlıyor. Bu yanlış. Biz Müslüman’ız bir kere. İstediğimiz kişilerle yatıp kalkamayız. Bekarete önem veririz. Özgürlüğümüzün de sınırları olduğunu biliriz. Evleniriz, çoluk çocuğa karışıp geçinip gideriz. Günübirlik ilişkilerle keyif çatmayız. Bakın aradaki farka. Bizden bir uluslar arası pornocu çıktı, adı da Sibel Kekilli. Onlarda kaç tane var? Milyonlarca. Biz de onlar gibi olursak, vay halimize!

Bizi biz yapan değerler toplumumuzu ayakta tutacak. Zaten az gelişmiş bir ülkeyiz, Batı’ya bağımlıyız. Bizim toplum kendi değerleriyle ayakta kalır. Eğer kendi değerlerini ayaklar altına alırsak ve Batı özentiliği çığ gibi büyürse -ki bu büyüme teknolojik ve bilim manasında olsa aleyhimize değil- lehimize sonuçlanır. Zaten az gelişmiş olan toplumumuzun yıkılma veya yok olma tehlikesi baş gösterecektir. Bir milleti millet yapan kendi örf ve adetleridir, değerleridir, kurallarıdır. Bunlar olmasaydı millet kavramı ortaya çıkmazdı, herkes aynı değerleri öğrenirdi. Oysa gerçekte öyle değil. Mesela, İspanya denince aklımıza boğa güreşleri gelir, Türkiye’de deve, horoz güreşleri yapılır. Her ülke bağımsızlığını bir lidere borçludur. Türkiye’de Atatürk, Küba’da Che ve Castro gibi… Mesela yemek çeşitleri. Bırakın ülkeden ülkeye bölgeden bölgeye değişiklik gösteriyor. Mesela biz Türkler misafirperverizdir ancak maalesef turistleri kazıklayanlar bizim ülkemizin imajını zedeliyorlar. Bunlar bir milleti diğer milletlerden ayıran özelliklerden birkaçıdır sadece.

Bizim en büyük kaynağımız dinimizdir. Bizim değerlerimizden daha üstün bir kuvvettir din. Biz değerlerimizden vazgeçebiliriz ama dinimizle ayakta kalırız. Ta ki dinimiz elimizden alındığı ya da dinimizi özde değil, sözde yaşadığımız güne kadar. Batı özentiliğine İslam dinini yadsımak ve sadece Müslüman olduğunu söylemekle yetinmek eklenirse, vahim ve hüzün verici bir âkıbet bizlerin kapısını çalacaktır ve Türk milleti diye bir toplum tarihe karışacaktır.

Bizi Çanakkale Harbi’nde düşmanla yüzleşmeye iten neydi veya Kurtuluş Savaşı’nda? Gavurlarla beraber yaşamak istemediğimizden bu kanları dökmedik mi biz? Bizi camilerden uzaklaştıracaklar, anamıza, kardeşimize tecavüz edecekler diye gavurla göğüs göğüse savaşmadık mı? İnsanlık haysiyeti, dinimizin gücü adına “Allah-u ekber” naralarıyla düşmanı denize dökmedik mi? Biz düşmanı tarumar etmiş bir milletiz ve bugün denize döktüğümüz düşmana özeniyoruz. AB kapısında köpek gibi bekliyoruz, bekletiliyoruz.

Hıristiyan bir Batı, Müslüman bir Türkiye’den daha mutlu, daha huzurlu. Dünya Batı’ya doğru koşuyor. İlim-bilim öğrenmek isteyen Batı’ya uçuyor. Atatürk bize yolu göstermiş: Muasır medeniyetlerin seviyesine çıkmak. Batı her ne kadar bugünlere sömürerek, insan haklarını ihlal ederek geldiyse de eleştirel zekaları ve teknolojik buluşları sayesinde diünyanın merkezi konumuna geldi. Bizimkiler matbaayı topa tutarken, onlar kitap okuyorlardı. Bizim Müslümanlar ilerlemeyi çağdışı olarak görüyor ve kendilerini dünyanın hakimi sanıyorlardı. Geç de olsa kendilerinin geride kaldığını kabul ettiler ve Batı’yı takip ve taklit etmeye başladılar. Bu süreç 1839 Tanzimat Fermanı ile başladı ve hâlâ devam ediyor. Burada Batı’yı takip etme önemlidir ancak taklit etme aşırılığa kaçıldığı müddetçe zararlıdır. Ki doğru olanı her ülkenin birbirini takip etmesidir, gelişme böyle sağlanır.

Başka bir ülkeden aldığınız teknolojiyi kendi laboratuvarlarınızda geliştirebilirsiniz mesela. Böylece dünyaya teknoloji satan siz olursunuz. Teknoloji satan ülkeler bugünün lideridir. Sırf teknoloji satın alanlarsa, sadece pazar konumundadır ve yiyicidir. Üretmeyip, tüketenlerdir. Bunlar uyuşturucu bağımlısı gibidirler, tüketmeyi pek severler, hazıra alışmışlardır, önlerine konulursa yerler, hazır yiyicidirler. Böyle toplumlar teknoloji satan toplumların gözünde bir pazardır. Hele Türkiye gibi genç nüfusun fazla olduğu bir ülkede hayli hayli bir pazardır.

Boşuna demiyor yabancı şirketlerin CEO’ları “Türkiye genç nüfusa sahip, büyük bir pazar” diye. Aslında şöyle demek istiyor: “Türkiye tam istediğim bir pazar. Burada karnımı tıka basa doldurabilirim. Çünkü burada gençler çıkan her yeni ürünü alma yarışı içine girmiş. Daha üstün markaya ya da modele ulaşmak için yarışıyorlar. Buradaki gençler teknolojiyi tüketmeyi seviyor, üretmeyi değil. Burası bir cennet. Burada her şey satılabilir.”


Adamlar kendi ülkelerinde satamadıklarını başka ülkelerde satıyorlar. Çünkü adamların ülkesi teknolojiye doymuş ve en son modeli alacağım diye can atmıyor.


Yorum Gönder

0 Yorumlar