Bazı Düşünürlerin Tutarsızlıkları



Bazı Düşünürlerin Tutarsızlıkları


Araştırmacı yazar Cengiz Özakıncı İslam’da Bilimin Yükselişi ve Çöküşü adlı eserinde kendilerini tanrıtanımaz olarak tanıtanların düştükleri çelişkilere değiniyor, tanrıtanımaz olarak kendilerini ilan edenlerin başka güçlere taparak, aslında, illa ki kendilerinden üstün bir varlık kabul etme almayışı içinde olduklarını anlatıyor. Bu konuda Ömer Hayyam’dan, Jean Meslier’den, Joseph Dietzgen’den, Turan Dursun’dan, Friedrich Nietzsche’den örnekler veriyor, bu düşünürlerin düştükleri yanılgılara parmak basıyor.

Çelişkiye düşen düşünürlerin ilk sırasında Ömer Hayyam yer alıyor. 1047’de doğduğu ve 1122’de öldüğü tahmin edilen Ömer Hayyam, “Rubai’leri” (dörtlükler) ile tanınır. Yazdığı en önemli eser budur. Bu rubailerde genel olarak Ömer Hayyam’ın şarap içmeyi yasaklayan Hz. Muhammed’e sitemi konusu işleniyor. Şairin birçok dörtlüğü şarapla ilgili (Hatta bir şiirinde Hz. Muhammed’e, yanlış hatırlamıyorsam, “Ayran içmeyi yasaklamazsın da şarap içmeyi niye yasaklarsın?” diye isyankâr bir tavır takınıyor.) Cengiz Özakıncı’dan öğreniyoruz ki Ömer Hayyam’ın rubailerinin hepsini kendi yazdığını söylemek doğru değildir. Çünkü Hayyam yaşadığı dönemde İslam Halifesi’nce ve Müslüman Selçuklu Sultanı’nca yönetim görevlerine getirilmiş, toplum içinde adı “Huccet ül-Mülk”e (yöneticileri kılavuzuna) çıkmış saygın bir bilgindi. Böyle bir bilginin Allah’ı reddederek bu unvanı alması ihtimal dışıdır, gerçekçi değildir. Rubailer Hayyam’ın yaşadığı dönemden bir süre sonra kitap haline getirilmiştir. Cengiz Özakıncı Hayyam’ın dörtlüklerinin bazılarını kitabına yansıtmış. Bu dörtlüklerden biri, Ömer Hayyam’ın Allah’ı reddettiği fikrine karşı gelerek, bildiğimiz Hayyam meşrebine aykırı duruyor. Dörtlük şöyle:

Tanrı evrenin canı, evrense tek bir beden
Melekler bu bedenin duyuları hep birden
Yerde gökte canlı cansız ne varsa birer uzuv,
Budur Tanrı birliği, boştur başka her söylenen.

Bu dörtlükten anlaşılacağı üzere Ömer Hayyam, Allah’ı varlığını, birliğini kabul etmekle birlikte, meleklere de inanıyor. Yalnız bu dörtlükten Ömer Hayyam’ın Hz. Muhammed’e itaat ettiğini çıkaramayız bana göre. Şiire göre Ömer Hayyam Allah’ın birliğine(vahdaniyet) şartsız şurtsuz inanıyor. Mesela panteistler tevhit inancına kanidir, ancak Allah’ın kitaplarına, peygamberlerine inanmazlar. Allah’ın bu dünyayı yarattığını, yarattıktan sonra bu dünyadan elini eteğini çektiğini düşünürler. Yani, anlatmak istediğim şudur ki her Allah’a inanan Allah’ın bütün kurallarını koşulsuz kabul ediyor diye bir şart yok. Ömer Hayyam’da bu tür insanlardan olabilir, ama aldığı unvan ve her rubainin ona ait olmadığı hakikati bizi farklı düşünmeye itiyor. “Belki de” diyor Cengiz Özakıncı, “yoğun dinsel baskı altında bulunan bir takım kökten din karşıtı ozanlar kendi eğilimlerini kendi adlarını vermeksizin çoktan ölmüş olan Hayyam’ındır diyerek, kendilerini dinsiz diye öldürülmekten korumuşlardır. Bizi böyle düşünmeye iten, Hayyam’ındır denilen dörtlüklerin bir bölümü dini yadsırken, bir bölümünün dini ve Tanrı inancını yüceltmesidir.” Ömer Hayyam’ın yazdığı dilden dile dolaşan, ama büyük ihtimalle Hayyam’ın olmadığı varsayılan yukarıdaki dörtlüğe ters düşen dörtlüklerden kitapta epey mevcuttur. Konunun daha iyi anlaşılması açısından bu dörtlüklerden ilgimi çeken ikisini buraya almakta yarar var.

Putların, kabenin istediği; kölelik.
Çanların, ezanların dileği; kölelik.
Mihraptı, kiliseydi, tespihti, salipti:
Nedir hepsinin özlediği kölelik.

Bu dörtlükte her dinin kölelik düzenini yaşatmayı amaçladığı fikri telkin edilmektedir. Hayyam’ın yazıp yazmadığı konusunda bizi tereddüde düşürten bir diğer dörtlük şudur:
Seccadeye tapanlar eşek değil de nedirler?
Küfelerle riya çamuru yüklenirler, gezerler.
İşin kötüsü din perdesi altında bunlar
Müslüman geçinirken gâvurdan beterdirler.
“Eşek” lafını Müslümanlara çok hakaret edici bulduğumu, ancak şiirin “din perdesi altında” lafından sonrasının okunmaya ve üzerinde düşünülmeye değer olduğunu belirtmek isterim.

Ömer Hayyam’ın şiirlerinde tam bir tenakuz görülmekle birlikte, şiirlerin Ömer Hayyam’a ait olup olmadığı konusunda bilinmezlik sürüyor. Ancak Jean Meslier’in içine düştüğü bunalım bize kesin çizgilerle tenakuza düştüğünü anlatıyor. Jean Meslier 1664’te doğup, 1729’da vefat eden bir köy papazı. Hıristiyanlığa aykırı düşünce ve davranışlarıyla tanınan Meslier, düşüncelerini Vasiyetname adını verdiği eserinde topluyor. Meslier dinlere cephe alıyor ve hepsini gerici olarak itham ediyor. Ona göre dinler, yeryüzünde iyi ve güzel olan ne varsa tümünü yıkmaktadır. Cengiz Özakıncı, Jean Meslier’in kitabını almış, okumuş ve yazılanların bir kısmını bizimle paylaşmış. Meslier Bon Sens(Sağduyu) adlı eserinde dinlere ve tanrı inancına şöyle saldırıyor(sf.108,109,110): “… Tanrıların tümünün kaynağı kıyıcılıktır. Bütün dinler dipsiz bir bilisizlik, uydurma söylence, kan dökücülük ve delilik anlatır.(…) Dinsel geleneklerin tümünde salaklık ve yabanıllık şöleni vardır.(…) Bütün dinler hoşgörüsüzdür, hiçbir din inanç ve düşünce özgürlüğünü kabul etmez ve dolayısıyla bütün dinler iyiliğin ve güzelliğin yıkıcısıdır.(…) Erdemli olmak için Tanrı’ya inanmak gerekmez( İnanılmasının gerekip gerekmeyeceğini İnsanı Daha Yükseğe Çıkarma Problemi adlı yazımda işledim)(…) Bir tanrıtanımaz iyi davranmak, tavır ve davranışlarında doğru olmak için, Tanrı’ya inanan birinde daha çok sebeplere sahiptir.(…) Dinin yerine felsefe geçseydi, evrende çok mutlu ve çok büyük devrimler gerçekleşirdi.(…) Din bir “Pandora Kutusu”dur ve bu uğursuz kutu açılmıştır.

Tıpkı Ömer Hayyam’ın dörtlüklerinde gördüğümüz bariz çelişkiyi Meslier’in kendisinde de görüyoruz ve Meslier illa ki usuna(aklına) uygun düşen bir Tanrı arayışı içine giriyor ve Güneş’i Tanrı belleyip, ona tapılması gereken bir varlık olarak bakıyor. İşte Meslier’in kitabından alıntılar: “Madem toplumlara Tanrı gerekliydi, birçok toplulukların taptığı güneşi Tanrı belleterek bu iş görülebilirdi… O güneş ki bütün varlıklara ışık, sıcaklık ve yaşam verir; o güneş ki varlığıyla doğayı coşturur, gençleştirir ve yokluğu doğayı üzünç ve bitkinliğe boğar. Güneşe tapmak bile Tanrı’ya tapmaktan daha usa uygundur.”

Kendisiyle çelişenlerden bir diğeri de Joseph Dietzgen’dir. 1828–1888 yılları arasında yaşamış bir Alman olan Joseph işçi düşünürüdür, yani Marx’çıdır. Bu şahıs Marx’ın yapıtlarını okumadan Marksist düşünceyi kendi başına bulmasıyla tanınıyormuş. Cengiz Özakıncı F.Engels ile K.Marx’ın yazdığı Din Üzerine kitabından alıntı yaparak, bize Engels’in Joseph hakkında ne düşündüğünü aktarıyor: “Materyalist diyalektik ne dikkate değer bir şeydir ki, yalnızca bizim(Marx ile Engels) tarafımızdan değil, ayrıca bizden bağımsız, hatta Hegel’den bile bağımsız olarak Joseph Dietzgen adlı bir Alman işçisi tarafından yeniden bulundu.” Komünistlerin unutulmaz lideri, öncüsü V.I.Lenin ise “Materyalizm ve Ampiryokritisizm” isimli eserinde Joseph’i şöyle tanıtıyor: “J. Dietzgen, bilimsel yanı materyalist bilgi teorisini dinsel inanca karşı evrensel bir silah olarak görüyordu. Papazların o ünlü alışılmış ve sıradan dinine karşı değil, aynı zamanda karışık kafalı idealistlerin en incelmiş, yücelmiş, profesörlere özgü dinine de karşıdır.” Yine Lenin’den Joseph Dietzgen’in kendi düşüncelerini öğreniyoruz: “Profesörler ve doçentler, kendisine filozof diyen herkes, boş inanlara, gizemciliğe kapılır ve gerici bir yığın oluştururlar.(…) Dinsel ve felsefî saçmalıkların etkisine kapılmadan şaşırmamak için felsefe okuyup öğrenmek gerekir.” Dinlerin tanımladığı Allah’ı reddeden Joseph, tıpkı güneşi Tanrı telakki eden Jean Meslier gibi, bir yaratıcıya ihtiyaç duyuyorsak onun madde olması gerektiğini vurguluyor: “Bütün, parçayı; madde zihni yönetir. Bu anlamda maddeyi “ilk neden”(yaratılmamış yaratıcı) olarak, yerin ve göğün yaratıcısı olarak sevebilir ve yüceltebiliriz.” Yani, Joseph de diğerleri gibi bir “ilk yaradan” aramaktan kendini alıkoyamıyor, materyalist felsefe uygun olarak “madde”yi kutsallaştırıyor. Yine bir tatminsizlik, yine bir “yoktan var eden ya da ezelden beri var olan” arayışı söz konusu. Buradan da illa ki insanoğlunun kendi fikirlerine, savunduğu görüşlere mantıklı gelen bir “ilk neden” arayışına teveccüh ettiği, bundan kurtulmanın mümkün olmadığı sonucunu çıkartıyoruz. Şimdi merak ettim. Acaba dinsiz olduğunu cümle âlem bilen Aziz Nesin de bir Tanrı arayışına yönelmiş miydi, yoksa yukarıda adı zikredilenlerden farklı bir çizgide mi ilerliyordu? Doğrusu merak ettim(Keşke Aziz Nesin’le Söyleşi adlı eseri kaçırmasaydım)

Çelişkiye düşenler sadece yabancılar değil. Bu grupta bir Türk de bulunuyor. Adı Turan Dursun. 1934–1990 yılların arasından yaşamış Turan Dursun, yandaşlarında Türkiye’nin Jean Meslier’i olarak nitelenmiş. İşi ilginç tarafı bu zatın müftülükten ayrılmış olmasıdır. Diğer ilginç bir husus da Turan Dursun’un yazdıkları sebebiyle öldürülmesidir. Cengiz Özakıncı Turan Dursun’un kitabından alıntılayarak, bizi görüşleriyle baş başa bırakıyor: “Dinlerin insanlığa ettiği kötülüğü düşünerek dinsizliğimle övünüyor, onur duyuyorum. Dinler ne yaptı ve ne yapmakta? Bir din öbür dinle, bir mezhep öbür mezheple anlaşamaz… Tarih boyunca da, günümüzde de “din”ler hep kan, gözyaşı, ölüm getirmiştir.(…) Din insanlığa çok şey yitirtmiştir.(…) İslam’ın kendisi baştanbaşa terör mekanizmasıdır.(…) İnsanların özgürlükleri, insanca yaşamaları büyük ölçüde dinden arınmış olmalarına bağlıdır. “Din”in, “inanç dünyası”nın alanı başkadır; “bilim”in alanı başkadır. “Din” hep karanlık kesimdedir; “bilim” ise aydınlık kesimde.”
Görüleceği üzere, Turan Dursun dinleri gerici olarak nitelendirmiş, ilerlemenin önüne ket vuran bir çit olarak görmüştür. Turan Dursun’un İslam hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığı görülmektedir. İslam’ın Altın Çağını yaşadığı devirlerde Hıristiyanların ve Yahudilerin bilime bakış açılarını Cengiz Özakıncı belgeleriyle ortaya koymuştur. Belgelere göre, bu dinler gericiyken, bilim adamlarını yakarken, İslamî bilim adamları birçok buluşla çağa damgalarını vurmuşlardır. Yalnız, zaman hep Müslümanların lehine işlememiştir. Bilim Doğu’dan Batı’ya kaymıştır. Batı bugünkü gelişmişliğini İslam’a borçlu olduğunu unutmamalıdır. Zemini Müslümanlar hazırlamış, ilmi Batılılar Müslüman bilim insanlarının üstüne bina etmişlerdir. Yani, zemin katı Müslümanlar hazırlamış, apartmanı Yahudi-Hıristiyan bilim insanları tamamlamıştır. Ayrıntılı bilgi almak isteyenler mutlaka Cengiz Özakıncı’nın kitabını okusunlar.

Turan Dursun da diğer tanrıtanımazlar gibi putları yüceltmiştir. Ona göre, Mekke’deki putlar sanat ürünüydü, simgeydi. Araplar putlara taptıkları yıllarda İslam döneminden daha ileri bir uygarlığa sahiptiler( Aynı düşünceyi bir arkadaşımın babası daha dün dile getirmişti. Allah’a inanan, ancak O’nun peygamberlerine ve kitaplarına inanmayan bu panteist amcam, insanların putlara tapmasının bile zekâ ürünü olduğunu ileri sürüyordu. Mukabele ederek, Allah’ın kendisini bilmemizi istediği için bizi yarattığını anlattım. Allah kendi varlığının tanınmasını, bilinmesini istiyordu. Amca uzaylılara değindi. Uzaylıların varlığının kanıtlandığı iddia etti. “Peki, bunlar nereye gidecek?” dedi, “cennete mi cehenneme mi?” Bu konuda hiçbir bilgim olmamakla birlikte, Araf’ta kalabilirler diye aklımdan geçirdim. Bilemiyorum valla, öğrenmek lazım. Yalnız, İslam dinini duyan birisinin bu dini öğrenmekle mükellef olduğunu birçok kaynaktan okudum. Yani, İslam’dan bihaber olanlar doğrudan cehennemle cezalandırılmayacaklar. Yalnız bilip de kulak ardı edenler kendilerini mahşer gününe hazırlasınlar.) Bu düşünürler illa ki bir şeye tapacaklar. Niyeyse Allah’ın varlığını reddetmekte hiçbir sakınca görmüyorlar.

Gelgelelim Friedrich Nietzsche’ye. 1844–1900 yılları arasında yaşamış bu Alman filozof, kendini “ilk dinsiz”, diğer anlamıyla “ilk töresizci” olarak ilan etmiştir. Başta Hıristiyanlık olmak üzere bütün tektanrıcı dinlere saldırmış, Böyle Buyurdu Zerdüşt’te “Tanrı öldü” diyecek kadar dinleri eleştiri yağmuruna tutmuştur. Cengiz Bey Nietzsche’nin Ecce Homo adlı kitabından bazı bölümleri iktibas etmiş: “ Hıristiyan töresi yalan isteminin en hayınca biçimidir.(…) Tanrı kavramı kişinin yeryüzünde özgürce yaşamasına karşıt bir kavram olarak uydurulmuş; özgür yaşam için zararlı, ağulu(“ağı gibi” olmalı), karaçalıcı… Özgürce yaşamanın can düşmanı ne varsa hepsi “Tanrı kavramı”nda ürkünç bir birlik olmuştur!(…) Gövdesel sağlık yerine ruhun kurtuluşu, yani tövbe çırpınmaları ve kurtuluş isterisi arasında gidip gelen bir delilik nöbeti.” Cengiz Bey, üstte adı geçenlerin peygamberce (peygambervari) bir söylemle dile getirdikleri düşünceleri karşı tarafı öykünerek oluşturduklarını göstermesi bakımından ilgi çekici buluyor. Nietzsche’nin de çelişkisi üzerinde duruluyor. Ona göre, Yunanlıların Tanrı anlayışları ilerici, tüm tektanrıcı dinler gericidir. Yine bir şeye tapma saplantısı söz konusudur. Cengiz Özakıncı kendince Nietzsche’yi şöyle çürütüyor: “… Nietzsche’nin eski Yunan tutkusu, eski Yunan uygarlığının ve düşüncesinin Yunanlıların kendi yaratımları olmadığı, Hitit, Fenike ve Eski Mısır’dan devşirme olduğu; eski Yunanlıların tüm bilimsel bilgilerini, düşüngülerini ve tanrılarını Hitit, Fenike ve eski Mısır’dan aldıkları konusundaki bilgisizliğini ele vermektedir.” Şeytancılık aslı kitabında Nietzsche’nin din adına insanlığa reva görülen kahpeliğin maskesini yırttığı belirten Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, filozofun gerçek ahlak ve dini aramak yerine sahtelerine sövmekle ömür defterini kapattığı belirtiyor. Dolayısıyla Nietzsche’nin hak dini hakkında pek de bilgisi olmadığını söyleyebiliriz. Bana göre Nietzsche, Hıristiyanlık için reva gördüğü eleştirileri tüm dinleri kapsayacak şekilde genişletme hatasına bulaşmıştır.

Sonuç olarak kendilerini dinsiz olarak ilan edenler, kendileri için bir put bulma konusunda o kadar da dinsiz gözükmemektedirler. Ya adam gibi dinlere inanmadığınızı belirtip, evrenin tesadüfler sonucu oluştuğunu kabul edersiniz ya da bu evrenin bir yaratanının olduğuna, yoktan var edildiğimize inanırsınız. Eğer inanmıyorsanız, kendinizden daha üstün bir gücü niye arıyorsunuz? Bu da insanın kendi sorularına kendince mantıklı cevaplar bulmasının bir neticesidir.


Yorum Gönder

0 Yorumlar