Bilim ve Teknoloji

Bilim ve Teknoloji
Bilim ve Teknoloji

İnsanlık tarihi boyunca gerçekleşmeyen teknolojik gelişmeler, son 100 yılda hızlı bir şekilde gerçekleşmeye başlayınca, bilim adamları bu teknolojik gelişmeleri insan vücuduna direk olarak adapte etmenin yollarını aramaya başladı. İlk denemelerden bizler için en ilgi çekici olanı sırta takılan bir jet motoruyla insanlara havada durma kabiliyeti verme çalışmaları oldu. Ama bilim adamları bir süre sonra nano teknolojiye yönelip, bu büyük ve adapte olması zor teknolojik donanımları aradan çıkartıp en direk şekilde teknolojiyi insan vücudu ile birlikte uyum içinde buluşturmaya çalıştı. Bunun en ciddi adımı geçtiğimiz günlerde Çin bilim ve teknoloji üniversitesinde atıldı. Çalışmalar sonucunda Yeni ve inanılmaz bir nano teknoloji keşfedildi ve bu nano teknoloji yakın gelecekte karanlıkta görmemizi mümkün kılabilir. Farelerde işe yarıyor ve diğer memelilerde de aynı şekilde etkili olmaması için pek sebep yok. Tek engel, göz kürenize iğne batırılmasına nasıl baktığınız
Çin Bilim ve Teknoloji Üniversitesi’nin önderliğinde yürütülen araştırmada, retinadaki ışık saptayıcı hücrelere bağlanan ve onların, yakın kızılötesi dalga boylarına cevap vermesine yardım eden parçacıklar üretildi. Retinanın bulunduğu yer olan gözümüzün arkası, ters duran bir televizyon ekranı gibi davranıyor. Işık tayfının tamamı retina hücrelerine düşünce; bazı dalga boyları, bizim renk ya da yoğunluk olarak algıladığımız kimyasal tepkimeler başlatıyor.

Çubuk şeklindeki hücreler, beynimize bunun ne kadar parlak olduğunu söylüyor. Boyut olarak yaklaşık 500 nanometre olan ışık dalgalarına güçlü şekilde tepki veriyorlar fakat kızıl ötesi ışınlar olarak adlandırdığımız ışınlar gözümüzün tayf bölgesine düşse bile gözümüz o dalga boyu ölçüsündeki ışıklar için görme yeteneğini kullanamadığından bu duruma kayıtsız kalıyor. Ayrıca; her biri, tayfın kendine düşen bölgesine karşı hassas olan ve gittikçe incelen ‘koni’ biçimli üç çeşit ışık alıcı hücreye sahibiz. Bunlar bir araya geldiğinde, beynimizin renkleri ayırmak için ihtiyaç duyduğu detayları sağlıyorlar. Fakat bu koniler, yaklaşık 700 nanometreden daha uzun olan ışığı da tespit edemiyorlar. Yani, tayfın kızıl kısmının ötesinde yer alan her şey, bizim için tamamen görünmez halde. Bize karanlık gibi görünen şeyler, genelde tayfın düşük enerjili, düşük dalga boylu kısımlarıyla dolu. Yılanlar ve kurbağalar gibi bir miktar hayvan, avları takip etmek veya geceleyin daha iyi görmek için ışığın bu dalga boylarından faydalanmak üzere evrim geçirmiş.
Maalesef memeliler, bu kızıl-ötesi ışıkların bir kısmını bile görmek için gereken özellikleri evrimleştirmeyi hiç başaramamışlar. Biz insanlar nispeten şanslıyız. Farelerin sadece çubukları ve iki tip koni hücresi var ve hepsi de; bizimkilerin biraz altında duran dalga boylarında zirveye ulaşıyor. Kızıl ötesi ışıkları kısa bir süreliğine görmemize yardımcı olan bazı kimyasal gariplikler var fakat genel olarak konuşursak; kızıl-ötesi bir manzara, biz insanlar için tam anlamıyla görünmez bölge. İri gece görüş dürbünleri, bunu ışımayı yakalayabiliyor ve onu, bizim görebileceğimiz dalga boylarına yükseltiyor fakat bunun için bolca radyasyon yayan bir düzenek kullanılmakta. Ancak böyle bir teknolojiyi giymek külfetli bir şey ve bu teknoloji, gün ışığı şartlarında kullanılamıyor.
Bu en son teknolojik yenilikte ise; araştırmacıların geliştirmiş olduğu nano parçacıklar, çok küçük birer gece görüş cihazı gibi davranıyorlar ve sadece ışığa karşı hassas olan hücrelere yerleşiyorlar.
Retinal foto reseptöre bağlanan yükseltme nano parçacıkları şeklinde adlandırılan bu nesneler, hem çubuk hem de koni ışık alıcılarına yapışmak üzere inşa edilen ve uzun dalga boylarını kısa olanlara dönüştüren birer protein. Elde edilen sonuç ise; görünmez kızıl ötesi ışınımını sünger gibi çeken bir anten şeklinde davranan ve onu, çubukları ve konileri tetikleyerek faaliyete geçirmesi en muhtemel renge dönüştüren, dünyayı gri tonlarına boyayan nano ölçekli bir cihaz.
Farelere enjekte edilen tüm bu süreç, parlak bir şekilde çalışıyor gibi görünüyor. Nano antenin, hem ışık alıcı hücrelere bağlandığı; hem de 980 nanometrede zayıf şekilde parlayan bir LED’in, beynin görsel korteksini etkilediği görülen retina tepkilerine sebep olduğu gösterildi. Daha uygulanabilir bir deneyde ise; nano parçacıkların uygulandığı farelerin, çeşitli koşullar altında LED ile aydınlatılan üçgen ve çember gibi basit şekiller arasında ayrım yapabildikleri gözlendi. En iyi kısım ise, normal gün ışığı şatlarında hâlâ çok iyi görebiliyor olmalarıydı.
Bu görüş değişimi, kötü yan etkiler de getirmemişti. Takımın bulduğu tek sorun, farelerin gözlerinde bulutlu bir yapının olmasıydı. Farelerin görsel yapısı, insanlarınkine yeterince benziyor. Dolayısıyla bu yöntemin bir çeşidinin, muhtemelen biz insanlarda da çalışabileceğini bekleyebiliriz. Aslında, geçmişte yaşanan tuhaf bir örnek de var gibi.
Birkaç yıl önce biyoloji korsanları, retinayı genel olarak ışığa karşı daha hassas yapmak için, Klorin e6 adı verilen ve ışığa karşı hassas olan bir maddeyi kullanarak benzer bir işlem uydurmuşlar. İddiaya göre, bu işlemin göz damlası şeklinde uygulanmasıyla birlikte denekler düşük ışık koşulları altında daha uzakları görebiliyormuş. Bunun gerçek bir teknolojiyi mi vadettiği, yoksa sadece abartılan bir deney mi olduğu tartışma konusu Göz damlaları, göz küresine yapılan bir enjeksiyondan kesinlikle daha iyi olur. Ancak bu yeni nanoteknolojiyi destekleyen çok daha titiz bir bilim mevcut. Ayrıca, beslenme şeklini değiştirerek kızılötesi gördüğünü iddia edenler de var.
Böyle bir teknolojinin kullanım alanı bulması zor değil.  Askerî uygulamaların yanında, kim geceleyin daha iyi görmek istemez ki? Özellikle de astronotlar. Masacuses Üniversitesi Tıp Fakültesinde biyokimyacı olan Gang Han, “Evren’de bulunan ve çıplak gözlerimizle göremediğimiz bütün gizli bilgilere, kızıl ötesi görme kabiliyeti elde ederek ulaşabiliriz” diyor. Ancak araştırma bakımından; deneysel araçlar biçiminde, görsel süreçleri yeni seviyelerde araştırmayı sağlayabilecek ciddi faydalar da mevcut. “Bu araştırmayla, nano parçacık teknolojimizin kullanım alanlarını hem laboratuvarda, hem de dönüşümsel şekilde büyük ölçüde genişletmiş oluyoruz” diyor.
“Bu nano antenler; beynin görsel sinyalleri nasıl yorumladığından, renk körlüğü tedavisine yardımcı olmaya kadar, araştırmacıların bir dizi meraklandırıcı soruyu keşfetmesine olanak sağlayacak.”



Yorum Gönder

0 Yorumlar